Latest Comments

Görüntülenecek bir yorum yok.

Bugünün anlamını düşünerek, Jamaica Kincaid’in Nehrin Dibinde kitabındaki ‘Annem’ başlıklı öyküsüne tekrar bakmak belki bizleri bir anne-kız ilişkisinin derinlikleri hakkında düşünmeye sevk edebilir. Orijinali 2000’te Farrar, Straus & Giroux yayımlanan bu kitap dilimize bu sene kazandırıldı ve Kincaid’in bu zengin anlatımını-iyi ki de- görmemize sebep oldu. Hikayelerindeki elle tutulamayan bu anlatım hem kendisiyle ve ötekiler ile ilişkileri hakkında bir tasvir sunuyor hem de hemen anlaşılmayan bir noktaya çekiyor okuyucusunu. Hikayeler kısa kısa olmasına rağmen epey kompakt bir anlatım sunulmuş

‘Annem’ isimli hikayesinde annesi ile kurduğu ilişkilenmeyi daha sembolik bir düzende anlatıyor. Yer yer annesinden mesafelenmesini ve belki onunla olan çemberdeki rekabetvari hallerini zihinlerde kareler oluşturarak aktarıyor. Başta annesinin ‘ölmesini dileyip de bunun ona verdiği acıyı’ görüyor, annesi onu belki de bu gizli dileğinden dolayı kızını affediyor, ‘kollarını ona dolayıp başını bağrına iyice bastırıyor ve nihayet havasız kalıyor’. Burada nihayet nasıl bir anlamda kullanıldıysa. Nefessiz bir şekilde bir süre annesinin bağrında yatıyor.

‘…, derken bir gün annem kendine sakladığı sebepten ötürü beni silkeleyip attı, götürüp bir ağacın altına koydu, ben de yeniden nefes almaya başladım.’. Oedipus’ta da yaşanan bu sanki zaten. Annenin ilgisi bir üçüncü olarak hem babaya hem de ‘Baba’ya’ ya da işine kayıyorsa ve her neyin temsili ise bunlar. Buradan yola çıkarak, çocuğun annenin gittiği anlarda bilmeden de olsa durumu kavrayış şekli bazı meselelerin belirleyicisi oluyor belki de. Annenin gidişi çocuk için nasıl bir yerde ve çocuk bununla ne yapacak? Kendini nereye konumlandıracak? Bu yüzden genel anlamda ortak noktalarda birleşsek de her kişinin hikayesine ayrı ayrı bakılmalı. Hikâyede bir tarafıyla da anne gittikten sonra çocuk nefes almaya başlıyor, ‘peki madem’ deyip anında göğüsleri çıkıyor. Belki büyüyor, belki bir kadın oluyor. Şimdi annesi ile arasında göz yaşları var. ‘Biraz taş topladım ve yaşların kenarını çevirdim, böylece küçük bir göl oluştu.’. Bu gölün inşasında neler kullanılacağı, içinde ve dışında neler olacağı her bir kişiye bağlı olsa gerek. Kincaid’in ileriki sayfalarda bahsettiği ölü göl, gözyaşlarından oluşan bu göl ise eğer, bu inşanın devamını da görmeyi mümkün kılıyor belki. Annesiyle araya ölü gölü konumlandırarak karşılıklı evler yapıyorlar, birlikte. Bütün bu metaforların neyin karşılığı olduğu merak konusu.


‘Odalarda yürürken birleşip yarılıyoruz, birleşip ayrılıyoruz…’. Belki de nihayetinde annesiyle kurduğu ilişkide bir yol buldu, bazen birleşerek bazen ayrışarak. Bir sinekkuşu karnına konuyor, ‘doğurganlığımın bir işareti’. Kadın olmaktan anneye olmaya kadar getiriyor sanki bizi bu hikâye. Her bir anlatım minik inciler gibi, birleşince de boynumuza takabileceğimiz bir kolyeyi andırıyor bana. Herkesin renk, doku ve biçim açısından bir seçim yapabileceği bir kolye gibi.

Kaynak: Kincaid, J. (2025). At the Bottom of the River. (Çev. S. Çıngay Melor). İstanbul: Axis Yayınları. (Orijinal yayın tarihi, 2000)

Görsel: Jean Mallard

CATEGORIES:

Uncategorized

Tags:

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir